Menu
in

Her Spor Aşığının İzlemesi Gereken Oscar’lı Filmler

And the Oscar goes to…

Sporun beyaz perdeye yansıdığı etkileyici filmleri bilir misin? Hani o mücadelenin, motivasyonun, azmin ve hırsın tavan yaptığı… Başarıya ulaşma yolunda karşılaşılan zorlukların derinden sarstığı Dünya sineması, nefes kesen spor filmleri ile tarihe adeta damgasını vurdu. Peki ama en iyileri hangileri?

Spor tutkusunun başrolde olduğu en değerli filmleri sizin için derledik. Hazır 2017 Oscar Ödül Töreni de yaklaşırken; keyifle geçmişe yolculuk yapıyoruz ve her sporseverin mutlaka izlemesi gereken, bol Oscar’lı spor filmlerine bir göz atıyoruz.

The Fighter (Dövüşçü)

2010 yapımı bir filmle karşınızdayız. David O. Russell’in yönetmenliğinde, 2 Oscar ödüllü filmimizin çıkış noktası gerçek bir hayat hikayesine dayanıyor. Haliyle bu durum filmi çok daha özel hale getiriyor. Film; geçmişte efsane olan fakat yeteneğini boşa harcamış ve başarılı olma şansını kaybetmiş eski boksör Dicky ile üvey kardeşi Mickey’in öyküsünü konu alıyor. Mickey başarılı ve iyi bir boksör olarak adını duyurmadan önce de, üvey abisi Dicky onu eğitmiştir. Şimdi ise Mickey, ünvan maçına çıkacaktır. Bu maçı kazanması ailesi ve kendisi için çok önemlidir. Bu sebeple boksör kardeşler, parçalanarak dağılan ailelerini toparlamak için her şeye rağmen tekrardan bir araya gelir ve savaşırlar. Bir aksiyon filmi olmanın ötesine geçen bu film; aile ilişkilerini tüm gerçekliğiyle yansıtıyor ve sayesinde izleyici, bir sporcunun sıfırdan zirveye tırmanışına şahit oluyor. Şiddetle tavsiye edilir.

Million Dollar Baby (Milyonluk Bebek)


2004 yılına gidiyoruz şimdi de. 4 Oscar ödüllü bir Clint Eastwood filmi var karşımızda. İzlemeyenlerin bile adını mutlaka duyduğuna eminiz. “Film” yerine “başyapıt” demek daha doğru olur aslında. İzlemeyenlerin “bunca zamandır neden izlememişim” derken, izleyenlerin tekrar tekrar izlemek isteyecekleri bir başyapıt. Biraz fazla “izlemek” dedik ama, kusura bakmayın. Bu film bizi çok heyecanlandırıyor! Gerçek bir hikayeye dayanmamasına rağmen, gerçekçiliği çok yerinde. Duygusal dokusu ise, izleyenlerin içinde bir burukluğa sebep olacak kadar yoğun. Oyunculuk ve performans desek, zaten mükemmel bir seviyede… Frankie Dunn, ringlerde geçirdiği o yıllarda muhteşem boksörler yetiştirmiştir. Öğrencilerine öğrettiği en önemli ders ise, kendi hayatında da temel olarak kabul ettiği bir ilkedir: “Her şeyin ötesinde, daima kendini koru!”. Kimseyle yakın olmayı tercih etmeyen kaba ve hırçın mizacının altında, 25 yıldır kızı tarafından affedilmeyi bekleyen bir adam vardır. Bir gün, Maggie Fitzgerald spor salonunun kapısından içeri girer ve boks öğrenmek istediğini söyler. Böylece film başlar. Boks gibi bir spor, ancak bu kadar güzel ele alınabilirdi. Seyirciyi savunmasız bırakan nadir filmlerden. Aldığı Oscar’ları sonuna kadar hak ediyor. İzlemeden geçme!

Jerry Maguire (Yeni Bir Başlangıç)


1996 senesindeyiz… Cameron Crowe’un yönetmenliğinde Oscar ödüllü bir Tom Cruise filmi var sırada. Dram, romantizm ve komedinin harmanlanmış halini dibine kadar yaşatan filmde, ne ararsan var. Yaptığı başarılı vurgular sayesinde, çoğu zaman arka plana attığımız duyguları da ortaya çıkartıyor. Spor dünyasının tartışması lideri ve Uluslararası Spor İdaresi’nin en önemli adamının hikayesine şahit oluyoruz: Jerry Maguire. Jerry bir işkoliktir ve bu sebeple nişanlısıyla ilişkisinde sorunlar yaşamaktadır. Yazdığı bir slogan yüzünden işten çıkarılması ise hayatında dönüm noktası olur ve her şeye sıfırdan başlamak zorunda kalır. Jerry’nin kendine olan güveni, hırsı ve farkındalığı, izleyiciye heyecan veren boyutta. Film; hayata dair kavramları irdeleyip, içerdiği önemli anlamları izleyiciye güzel bir tabakta sunuyor. Etkileyici ama aynı zamanda abartısız senaryosunda, duyguların dozu tam kararında. Sağlam kadrosu, Tom Cruise’un harika oyunculuğuyla da birleşince seyirciyi kendine çekiyor. Sen de “Hayatın anlamı sadece aşk, para veya başarı değil. Bunların hepsi bir bütün ve önemli olan bütünü görmek.” diyebilmek istiyorsan, bu filmi kaçırma!

Chariots of Fire (Ateş Arabaları)


Yıllardan 1981. Hugh Hudson yönetmenliğinde 4 Oscar ödüllü bir biyografi olur kendisi, ona göre. Tarihe damga vurmuş olimpiyat atletlerinin hayatlarından ilham alan film, izleyicisine de ilham kaynağı oluyor adeta. 1924 Olimpiyat Oyunlarına hazırlanan atletlerin öyküsünü en etkileyici biçimde anlatan, azim ve inanç üzerine bir film Chariots of Fire (Ateş Arabaları). Harold Abraham’ın ve Eric Lidell’in öyküsünü enfes bir biçimde seyirciyle buluşturuyor. Zafere ulaşmak için, İngiliz atletlerin en büyük rakibi olan İtalyan sporcular ile mücadelelerine şahit oluyoruz. Bu zorlu maraton boyunca film, spor tutkusunu iliklerine kadar hissettiriyor. Filmin sporu işleyişindeki sanatsal yaklaşım sayesinde, ortaya görsel bir şölen çıkıyor. Dünyaca ünlü usta Vangelis’in harika bestelerinin de filme katkısı çok büyük. Sadece film müzikleri bile, izlemek için yeterli bir sebep haline geliyor. Filmin güzelliği, sadeliğinde ve sıradanlığında gizli aslında. Chariots of Fire (Ateş Arabaları), en temel spor dalı olan atletizme dair yapılmış nadir filmlerden… ve iyi ki de yapılmış!

Rocky


1976’dan beri değişmeyen bir efsane… Rocky! Birçoklarına ilham kaynağı olmuş, John G. Avildsen yönetmenliğindeki unutulmaz filmin 3 tane Oscar ödülü var. 6 filmlik muazzam bir serinin ilki ve bu sebeple de en özeli. Sıradan olmanın da ötesinde, yoksul ve kimsesiz bir adam olan Rocky Balboa, yerel kulüplerden birinde amatörce boks yapıyordur. Yeni maç programları tamamlanmak üzereyken, yenilmez şampiyon Apollo Creed sakatlanır. Creed’in isteği üzerine, turnuvaya tanınmamış amatör bir boksör alma kararı verilir. Bu boksör Rocky’den başkası değildir. Rocky, “hayatının şansı” anlamına gelen ünvan maçı için hazırlanırken, bu maç Apollo Creed için gösteriden başka bir şey değildir. Rocky ilk filminde seyirciyle buluşarak, tüm dünya tarafından ayakta alkışlandı.
Hayatla yüzleşirken, motive olur mu insan? Olurmuş. Kesinlikle hafife alınmaması gereken, tüyleri diken diken eden bir film. Karakterleri ile bütünleşen oyuncular sayesinde, diyaloglardan mimiklere kadar her detayı çok samimi. Bırakacağı etkiyi anlatmak için kelimeler kifayetsiz kalır. Serinin ilk filmi olan bu yapıt; izlemeye değer kült filmlerin başında geliyor. Bilmeyen ve izlemeyen kalmamalı.

The Hustler (Bilardocu)


Son durağımız 1961 senesi. The Hustler (Bilardocu), klasiklere meraklı siyah-beyaz film aşıkları için birebir. Sene yanıltmasın, çünkü günümüz filmlerinin bir çoğuna taş çıkarır nitelikte. Amerikalı yazar Walter Tevis’in 1959 yılında yazdığı romandan uyarlanmış. Robert Rossen’in yönettiği film, New York Times tarafından da dönemin en iyi 10 filmi içerisinde gösterilmiş. Yetenekli Eddie, bilardo oynama konusunda en iyilerden bir tanesidir. Fakat karakteri yüzünden kaybetmeye mahkumdur. Çeşitli şehirlere giderek, bilardo salonlarında parasına insanlarla oynayarak hayatını kazanmaktadır. Kendini kanıtlamak ve egosunu tatmin etmek için, gittiği şehrin en iyi bilardoculardan biriyle oyun ayarlar. Fakat onu yenebilmesi için, kendini kontrol edebilmesi gerekmektedir. Böylece bilardo tutkusu ve karakteri arasındaki savaş başlar. Devam niteliğindeki ikinci film ise, 1986 yılında Martin Scorsese tarafından çekiliyor. Bu kadronun da vazgeçilmezi olan Paul Newman, bu defa Oscar’ını kapıyor. Çekim teknikleri ile adından sıkça söz ettiren filmi, oyuncular da kanatlanıp uçuruyor. Siyah-beyaz filmlere has estetiği sağ olsun, izlemeye doyulmuyor. Kendini akışa bırakarak keyifle izleyeceğin bir film arıyorsan eğer, hiç düşünme. Bu film tam senlik!

Spor tutkusunun başrolde olduğu en değerli filmleri sizin için derledik. Sizin favori spor filminiz hangisi? Yorumları bekliyoruz!

Yorum Yazın

Exit mobile version